Biz O Gün Neyi Seçtik?

Yerinden edilmek, sürgün, soykırım; modern tarihin dünyadaki yerel kimlikleri büyük ölçüde maruz bıraktığı durumlardır. Giddens’a göre modernite “yerinden edici mekanizmalarla” nitelendirilir. Dünyanın modernite ile tanışması, modernitenin merkezi olan Batı’dan çevreye doğru taşınması soykırımların da taşınmasıyla sonuçlanmıştır. Soykırım ve sürgün bu noktada devletlerin mekan politikasının bir sonucu olmuştur. Bu dönemin kadim dönemden farkı, işgal edilen toprağın üstündekilere ilişkin politikada köklü bir değişikliğe gidilmesidir. Bize Çerkesler değil Çerkesya lazım diyen Rusya da bu politikanın uygulayıcısıdır aslında.

 

Bu sürgün ve soykırım politikası iki taraflı bir politikadır. Bir taraftan süren ve soykırıma maruz bırakan devlet bir taraftan da sürülen topluluğu “kabul eden” devlet. Genel olarak bütün Kafkasyalıların maruz kaldığı da bu durumdan farksızdır. Soykırımı gerçekleştiren asli fail Rusya ve sonrasında bir “sürgün politikası” güderek muhacirlere yeni kimlikler biçen Osmanlı devleti. Şüphesiz buradaki tartışma soykırımın muhatabı ile alakalı değildir. O farklı bir tartışma konusudur.

 

Her devlet şüphesiz ki “kabul ettiği” muhacirlere ilişkin bir sürgün politikası izleyecektir. Osmanlı da bu politikayı izlemiştir. Osmanlı devleti özellikle 19.’yy.da. coğrafyasını adeta yeniden kolonileştirmiştir ve büyük ölçüde bu kolonizasyon muhacir kitleler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Çerkesler, Abhazlar, Çeçenler, Tatarlar, Balkan muhacirleri vd gibi “dışarıdan” gelen kitleler Osmanlı’nın meşhur iskan politikası nispetinde sorunlu bölgelerde devletin hakimiyetini yeniden tesis etmek üzere görevli memurlara dönüştürülmüştür.

 

Osmanlı devleti aynı dönemde içteki zararlı yani Gayr-i Müslim nüfusu ise yerinden ederek, soykırıma maruz bırakarak modernleşme sancılarını, uluslaşmaya doğru giden siyasetini kurmaya çalışıyordu. Bu çabaların neticesi ise Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Keza bu yeni cumhuriyetin başka yeni bir cumhuriyetle birlikte ilk icraatlerinden birisi mübadele olmuştur. Kendileri, nesilleri kültürel bir şizofreniye tabi kılınan bu travmatik kitlelere devletçe kesilen rol ise oluşturulan yeni asabiyenin köksüz icracıları olmalarıydı. Bu devletler “ikili mevcudiyeti” ise kendi kontrolleri dışında gelişmesi halinde birer tehlike olarak görüyorlardı.

 

Modern dönemin hikayesi böyle iken ulus-ötesi yapıların yeni dönemle kendini görünür kılması durumu daha da çetrefilli hale getirmişti. Diasporaların yüzyılı olarak nitelenen 21. yy bu devletlerin de ilgili kimliklerin de yeniden bir format arayışına girmelerine neden olmuştur. Burada sorulması gereken soru ise bu kitlelerin kendi adına konuşup konuşamayacaklarıdır. Devletler bu diasporalar dönemini de yine kendi siyasallıkları ile bağlantılı olarak biçimlendirmek istemektedirler. Türkiye’nin mavi kart uygulaması, Avrupa’da bir Türk diasporası inşa etme düşüncesi bunun en net ve somut göstergesidir. Keza bu amaçla “anavatanla” siyasal bağların kopmasını engellemek için, ilgili Avrupa ülkelerinde Türkiye ile ilgili seçimlere dönük sandıklar vs kurulmaktadır.

 

Kendi hikâyemize dönecek olursak 24 Ağustos’ta Abhazya Cumhurbaşkanlığı seçimleri için İstanbul’da kurulan sandık ve devamında gelişen devlet baskısı, polis müdahalesi bu yazının yazılmasının temel nedenidir. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi Türkiye devleti Osmanlı’dan bu yana bir “sürgün politikasının” uygulayıcısı olarak biz Kafkasyalıların karşısındadır. O gün Abhazlara dönük girişilen “şey” bu politikanın devamıdır. Bu sürgün politikası nedir diye soracak olursak tarihten anladığımız kadarıyla şudur: Osmanlı ve devamında Türkiye Cumhuriyeti Kafkasyalılar dahil olmak üzere “sonradan gelen” hiçbir kimliğin ne diasporalaşmasına, ne de kendi başına karar verebilecek alternatif politika izleyebilecek bir kimliğe dönüşmesine müsaade etmemektedir. Bu politika kendisini Çeçenya konusunda, Abhazya konusunda yahut Çerkes soykırımı konusunda göstermektedir. Devletin nihai hedefi bu kimliklerin kendi başlarına karar alarak, kendisinin unutmaya zorlandığı tarihten kalmış, unutulmuş tecrübelerini diriltmeye dönük hareketlerini engellemektir. Bu amaçla da bizi temsil oyunları ile perdelemeye çalışmaktadır. Bu ilişki tek taraflı bir ilişki değildir. O gün sandığa müdahaleye gelen polis ekiplerinin içerisindeki Çerkes, Abhaz kökenli Emniyet mensupları bir rastlantı değil Türkiye’nin politikasının bir resmidir. Keza aynı anda “yükseklerle” dönen telefon görüşmeleri bu temsil perdesini çekmeye dönük eylemlerdi.

 

Temsil meselesinin tartışıla geldiği günümüzde bu politikanın iflas ettiği ya da o yöne doğru harekete geçtiği, basit yığınlardan kendine ait talepleri olan topluma doğru evrildiği de görülmüş oldu böylece.

 

Olayın hukuki boyutu ise tamamen elde kalır nitelikte. Hangi suça binaen arama yapıldığı belli olmayan Nöbetçi mahkeme kararı, suç aleti olarak nitelenen Abhazya Cumhurbaşkanlığı sandığı, bizlerin iradesini yansıtan oy pusulaları. Ardından saatler içerisinde üst mahkemeye itiraz üzerine hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle kaldırılan arama kararı ve seçimin devam etmesi. Bir taraftan vatandaşı olduğumuz Türkiye adına, hukuk devleti değeri açısından kaygılanmamızı gerektiren bir durumdu söz konusu olan.

 

Diasporalar 21.yy’ın en dinamik politik karakterleri olarak yerlerini aldılar. Devletler için ise diasporalar hem şans hem de kontrol edilmesi gereken tehdit içeren unsurlar. Türkiye devleti için de bu durum farksız. Kendi dış politikası nispetinde kullanılmaya müsait olarak tanıdığı bir diaspora olan Kafkasya diasporası da Türkiye için eskiden bir şanstı. Ancak devletlerin diasporalar özelinde korktukları ve bastırmak istedikleri, diasporaların kendi adlarına konuşma istekleri, Osmanlı’dan beri devam eden “sürgün politikasını” da tehdit eder hale geldiği anlarda bu devlet bu diasporalara gizli-açık bir şekilde müdahale etmiştir, ediyor ve edecektir de. Bize düşen geleneksel temsil kalıplarını da gözden geçirerek kendi adına hareket eden, devletlerden, güç odaklarından bağımsız bir diaspora tecrübesini hayata koymaktır. Bu noktada 24 Ağustos günü sandığa dönük cisimleşen tepki aynı zamanda bürokratik ayak oyunlarına karşı birlikte hareket etme iradesini ortaya koyan insanların tepkisi olarak değerli idi.

 

Kısacası, o gün Kadıköy’de insanların inadı sadece Abhazya seçimlerine dönük oylarla alakalı değil hakarete uğrayan bir kimliğin isyanının inadı idi.

Bir Cevap Yazın