Ermeni Soykırımı’nda Çerkes Çeteleri

Çerkes eliynen kanlar döküldü…1

 

Bu metin Kafkas Vakfı’nın organize ettiği “Geçmişten Bugüne Osmanlı ve Türkiye Siyasetinde Çerkeslerin Rolü ve Gelecekteki Siyasi Tavrımız” panelinde Kafaksya Forumu adına yapılan sunum için hazırlandı. Bu sebeple formatı bir makaleden çok bir sunum şeklinde. Konu genel hatlarıyla anlatıldı ve pek çok örnek olay aktarmak zorunda kalındı. Bu metnin Kafkasya Forumu olarak bizim açımızdan önemi bir irade beyanı niteliğinde olmasıdır. Bu konu üzerinde daha ciddi çalışmalar yapılması dileğiyle.

 

**********

19. YY Osmanlı için biraz da geç kalınmış, pratik çözümleri hedefleyen kimlik yaratım sürecidir. Bu dönemde geniş çaplı ihtida hareketleri, geçmişten beri sürekliliğini koruyan tehcirler, büyük oranda mülk dışından gelen Müslümanların yerlileştirilip, “ilay-ı kelimetullah” adına motive edilmeleri gibi örneklere sıkça rastlanmaktaydı. Çökmekte olan imparatorluk adeta bir kara delik gibi çevresindeki Müslüman ahaliyi de içine çekerek özellikle Anadolu’da yeni nüfus dengeleri yaratıyordu. Bir taraftan da daha güçsüz topluluklara örneğin Yezidiler, İstavriler(Rum asıllı Müslümanlar), Kızılbaşlar, Aleviler, Nasturiler ve diğer Hristiyan topluluklar bazı zamanlar “tashih-i akaid” için cezalandırılıyorlar, bazı zamanlarda da örneğin toplulukların çocukları zorla ellerinden alınarak ihtida etmeleri sağlanıyor, Osmanlı bürokrasisine bu kişilerden insan kaynağı yaratılmaya çalışılıyordu. Keza Müslüman halktan gelecek olası tehditler de bu halkları Müslüman olmaya zorluyordu. Örneğin 3 Mart 1895’te Birecik’te 200 hane kadar Ermeni “sırf muhafaza-i hayat maksadına müsteni” olarak Müslüman olmayı seçmişlerdi.

 

Modernleşme ve kimlik yaratım süreçleri açısından dünyanın her yanında olduğu gibi Osmanlı eliti de bir kimlik inşa sürecini kafalarında canlandırıyordu. 1800’lerin ortalarında dahi Namık Kemal’in yazılarında Müslüman halkların Türkleşmesi, Müslüman olmayan halkların ise zaten düşman görülmesine dair ifadelere rastlamak zor değildi. Özetle, Osmanlı 19. YY itibariyle yeni bir kimliğin inşası için yelken açmış durumda idi. Bunun sonucu olarak da dıştaki Müslümanların imparatorluğun “esas” topraklarına iskan edilmesi, içteki “zararlı” gayri-müslimlerin ise bir şekilde yerlerinden edilmesi, en azından gitmek isteyenin teşvik edilmesi gibi durumlar ortaya çıkıyordu. Mesela Çerkesler tarafından boşaltılan Çerkesya’nın Karadeniz kıyıları 19. YY’da Ermeni nüfus ile iskan edilmişti. Burada dikkat çekilmesi gereken diğer bir nokta ise iki imparatorluğun benzer nüfus politikaları uygulamalarıdır. Rusya’da benzer şekilde işgal ettiği bölgeleri kolonize etmek amacıyla yeryüzündeki Hristiyanların kutsal koruyucusu olarak büyük çaplı nüfus değişimleri yapıyordu.

 

Bu girişten sonra şunu diyebiliriz, Osmanlı, 19. YY ve 20. YY siyaseti, Cumhuriyetin de devamlılık sağladığı şekilde bir kimlik yaratma sürecine girmiştir. Bunun adı da elde kalan toprakların homojenleştirilmesi projesidir. Bu amaçla Anadolu adeta yeniden kolonileştirilmiş, yeni gelen Müslüman ahali adeta birer Jandarma karakolu gibi kurulan köylere iskan edilmek zorunda bırakılmıştır. İttihatçıların iktidara gelmesi ile bu süreç artık açıkça görünür hale gelmiş ve neticesinde Ermeni Soykırımı gibi bir olay yaşanmıştır. Bu iskan sürecinde özellikle dikkat edilen yeni yerlere yerleştirilen toplulukların o bölgenin %10’unu geçmemesine özellikle ehemmiyet verilmesidir. Aynı zamanda bu zihniyet gayri Türk Müslüman ahaliye karşı da benzer bir planı devreye sokmuş çeşitli iskan hamleleri sayesinde yerli olan halklar da beylerinden ayrılarak iç bölgelere dağıtılmıştır. Örneğin şaki Kürdlerin iç bölgelere nakli, Arap halklarına Türkçe’nin öğretilmesi için özel nitelikli çalışmaların yapılması gibi teklifler de henüz daha 1908 olmadan yani Abdülhamid döneminde tekliflerdi. Yani bütün suçun İttihatçılarda olduğu geri kalan kim varsa pür ü pak olduğu bir hikayeden ibarettir. Merak edenler Araplarla alakalı örnek için Abdülhamid dönemi Hicaz ve Şam valisi Osman Nuri Paşa figürünü inceleyebilirler.

 

Çerkeslerin bu hikayeye dahlini ise hepimiz iyi biliyoruz. Ciddi bir soykırım ve sürgünle ülkelerinden ayrılan Çerkesler kendisini kabul eden Osmanlı’nın iskan politikaları neticesinde az önce özetlemeye çalıştığım şekilde iskan edildiler. Belki tarihin hiçbir döneminde yan yana dahi gelmedikleri halklarla dahi İstanbul’un çıkarları için düşman oldular, öldüler, öldürdüler. Çerkesler bu noktadan sonra hepimizin bildiği üzere sorunlu bölgelere sorunlu karakterler olarak yerleştirilmiş, ufak tefek soygunlarına, yağmalarına ses çıkarılmamış, çeteleştirilmiş bir halka döndürülmeşlerdir. Şüphesiz bu sadece tek taraflı Çerkeslerin bir nesne olarak konumlandığı bir ilişki değildi. Buna ileride ayrıntısıyla temas edeceğimiz için bunu burada bırakalım.

 

Ermeni Soykırımı meselesine dönersek,

 

Şüphesiz ki bu soykırımın planlayıcıları ve bilffil uygulayıcıları İttihatçılardı. Talat Paşa’nın özellikle bu mesele ile ilgilendiğini hatta evine bir telgraf kurdururarak evinden dahi sürgündeki durumları yönlendirmek istediğini biliyoruz. Bu plan öncelikle gayri-müslim nüfusunun, eğitim durumunun, mal varlıklarının kaydedilip mahsus şekilde merkeze raporlanması ile başlamıştır. Bu amaçla etnik yapıyı temel alan haritalar hazırlanmış, Hristiyanların malvarlıkları ve ekonomik durumları hakkında ayrıntılı defterler tutulmuştur. Keza bu, Soykırımın birinci aşaması olan sınıflandırma aşamasına girmektedir. Bunun dışında Müslüman mültecilerin istedikleri yerlere iskânları engelleniyor, bir planın uygulayıcıları olarak sorunlu bölgelere naklediliyorlardı. Bu plana biz Çerkesler olarak pek yabancı olmasak gerek. Özellikle Kazak yerleşimlerini, stanitsaları andıran benzer imparatorluk hamleleriydi tüm bunlar. Bu süreçte ayrıca ironik olan bir nokta da vardı. 5 Ocak 1916’da bir talimatname yayınlanmıştır. Bu talimatnamede özetle Müslüman olmayan ahalinin lisanlarıyla anılan köy, kasaba, vilayet, sancak, dağ, nehir isimleri Türkçeyle değiştirilecekti. Bunun sonucu olarak resmi askeri yazışmalar dahi anlaşılamaz olmuş, yer isimleri konusunda tam bir kaos yaşanmıştı. Bu sebeple bu uygulama 15 Haziran 1916 yılında durdurulmuştu. Tabii bu görevi tamamlamak genç Cumhuriyete kalacaktı.

 

Taner Akçam’ın bahsettiği üzere örneğin aynı dönemlerde Rumlara uygulanan politikalarla Ermenilere uygulanan politikalar arasında ciddi farklılıklar söz konusuydu. Ermeniler aynı zamanda “Şark Sorunu”nun bir parçası idiler. Keza Rumlara göre çok daha dağınıktılar, sınıra yakın yerlerde ciddi nüfusları vardı. Ayrıca yönetici elitin kafasındaki Anadolu’nun homojenleştirilmesi planını uygulamak için Ermenilerin imha edilmesi gerekiyordu. Bu amaçlar doğrultusunda bu imha planı dünya savaşının da verdiği panikle uygulamaya konuldu.

 

İlk sürgün emrini veren talimatta Talat Paşa Hatay Dörtyol Ermenileri için şu ifadeleri kullanır: “her vak’ayı müessir ve kat’î vesâit ile mahalinde esbab-ı vukûsuyla birlikte imha etmek icab eder”. Keza Zeytun’daki Ermeniler 1915 ile birlikte İç Anadolu’ya doğru sürgün edilmişlerdi. Özellikle 1915’in başında yaşanan bu iki sürgün sonrakilerden farklı olarak daha fazla askeri, stratejik Saiklerle gerçekleştirilmiştir. Mart ve Nisan ayları ile birlikte Kafkas cephesinde ciddi yenilgilerin yaşanması, Osmanlı’nın savaşın böyle gitmesi durumunda ciddi bir ayaklanma ile karşılaşacağı korkusunu barındırıyordu. Bu noktadan sonra Ermenilerin imha edilmesi planı devreye sokulmuş ve oyuna Teşkilat-ı Mahsusa ve düzensiz Kürd, Çerkes birlikleri girmişlerdir.

 

Bu planın neticesinde 1915’in ortalarına doğru Dahiliye Nezareti valiliklere telgraflar çekmeye başlar. Bu telgraflarda Ermenilerin seyahat izinlerinin iptal edilmeleri, topluca Ermeni köylerinin sürgüne hazırlanmaları isteği, Ermeni ileri gelenlerinin, aydınlarının tutuklanmaları gibi önlemlerden bahsedilmektedir. 24 Nisan 1915 ise bir kırılmanın tarihi olarak kayıtlara geçmiştir. Bu tarih itibariyle İstanbul’daki Ermeni aydınları tutuklanmaya başlanmış, sürgüne gönderilmişlerdir. Bunlara paralel olarak daha önce Konya’ya gerçekleştirilen Zeytun ve Dörtyol Ermenilerinin sürgün istikametleri Suriye’ye çevrilmiştir. Mayıs 1915 itibariyle bu tehcir kararları genişletilmiş fiilen isyan etmemiş yahut Ermenilerin azınlık olarak bulundukları bölgelerde dahi Ermeni köylerinin boşaltılması yönünde emirler verilmiştir.

 

Bu dönemde verilen imha emrini uygulamak istemeyen valilere de rastlanabiliyordu. Örneğin o dönemde Ankara’da görevli bulunan Mazhar Bey kendisine Ermenilerin imhası emrini şifahen vermeye gelen Atıf Bey’e(bu şahıs sonradan Ankara Valiliği de yapacaktır) ben valiyim eşkıya değilim diye cevap vererek görevinden olmuştur. Bu dönemde pek çok valinin ve kaymakamın bu emirleri yerine getirmede ayak sürüdüklerini kendilerini garantiye almak istediklerini de bilmekteyiz. Örneğin Lice kaymakamı bu kırım emrini yazılı olarak almak ister bunun üzerine görevden alınır ve Diyarbakır’a çağrılır, ve yolda bir Çerkes olan Dr. Reşit’in emriyle öldürülür. Keza Midyat kaymakamı da aynı sebeple Diyarbakır Valisi Dr. Reşit tarafından öldürülenler arasındandır. Soykırım sadece Doğu Bölgelerinde değil aynı zamanda Karadeniz’de sandallara doldurulup açıkta batırılan gemiler vasıtası ile de yapılmaktaydı.

 

Bu dönemde bir başka enstrüman olarak Teşkilat-ı Mahsusa’nın devreye sokulduğunu görmekteyiz. Kuruluş amacı İran ve Rusya’da isyanlar çıkarmak olan bu Teşkilat’ın bu amacına ulaşamadığını biliyoruz. Ancak Teşkilat Ermeni Soykırımı’nın icracılarının toparlanmasında önemli rol oynamıştır. Bu amaçlarla çeteler oluşturulmuş, örneğin Sivas mahpusları bu çetelere girmeleri kaydıyla affedilmişti. Bu dönemde Emniyet-i Umum Müdürlüğü’nün çeşitli il ve mutasarrıflıklara çekmiş olduğu telgraf adeta konumuzu özetler niteliktedir. Bu telgrafta aynen şunlar yazmaktadır:”Laz ve Çerkeslerden çeteciliğe elverişli ne kadar eşhas tedariki kabil olunabilirse” bunların yollanması istenir. Özellikle bu kişilerin eşkıyalığı huy edinmiş şahıslar olması belirtilir.

 

Bu noktadan hareketle Ermeni Soykırımı’nda görev almış bazı Çerkesleri ve Çerkes-Çeçen çetelerini ele almaya başlayabiliriz. Çerkesleri Ermeni Soykırımı’nda rol almaya iten Saikler nelerdi bunları anlatmakla başlayabiliriz sanırım. Dr. Ümit Üngor bunu üç argümanla açıklıyor. Yoksulluk, Teşvik ve Korku. Ermenilerin Müslümanlara göre bazı bölgelerde varlıklı kesimi oluşturmaları, devletin sistematik teşvikleri ayrıca cezasızlık, son olarak da Ermenilerin Ruslarla işbirliği yaptığı tezi, Rusların bir şekilde buraya da gelecekleri korkusu diyebiliriz bu argümanlara. O dönemle alakalı pek çok olayda şuna rastlarız mesela, bir Ermeni kafilesi felan yerden felan yere gidecektir, bu güzergahı bilen devlettir esasında ve bu güzergah bu çetelere bir şekilde ulaştırılır, çeteler de görevlerini yaparlar. Kendi köylerimizde bile anlatılan anılardır bunlar. Gittiğim pek çok Çerkes köyünde bir Ermeni kafilesinin gece köye geldiği ancak sabaha sağ çıkamadıkları, bu kafilelerin jandarma ve köylülerce öldürüldüğü hususunda anlatılar duymuşumdur.

 

Bunların dışında iki önemli Çerkes karakterden bahsetmek istiyorum. Birisi Dr. Reşit nam-ı diğer Çerkes Reşit, ötekisi de Çerkes Ahmet. Dr. Reşit Kafkasya doğumlu bir zat. Sürgün esnasında Osmanlı’ya gelenlerden, tıp okuyor ve Balkan savaşlarına katılıyor. Balkan Savaşları esnasında Hristiyanlara karşı ciddi bir öfke biriktiriyor. Dr. Reşit sonrasında mutasarrıf olarak görev alıyor Ege Bölgesi’nde, sonrasında ise Diyarbakır Valisi olarak göreve atanıyor. Dr. Reşit sıkı bir İttihatçı aynı zamanda, o günlerde çokça rastlanılan bir durum bu. Dr. Reşit İstanbul’dan emir gelmeden önce bile göreve atandığında bu katliamlara başlıyor. Dr. Ümit Üngör’e göre Dr. Reşit Diyarbakır’a tek başına gitmiyor, kendi Çerkes milisleriyle göreve başlıyor. O dönemde katliamlarda ciddi rol almış Çerkes Şakir çetesi ve keza Çerkes Aziz çetesi bunlar temelde Dr. Reşit’e tabi adamlardır. Ancak bölgedeki Alman subayların ve Amerikan misyonerlerinin baskıları ile Talat Paşa’ya telgraf çektiriliyor. Dr. Reşit’e alınması emredilen önlemlerin sadece Ermenilerle sınırlı tutulması gerektiği hususunda uyarılıyor. Dr. Reşit ayrıca Ermeni ve Süryanilerden yağmalanan malları zimmetine geçiriyor hatta bununla İstanbul’da bir yalı almaya dahi çalışıyor. Bu sebepten ötürü de Talat Paşa tarafından görevden azledilmiştir.

 

Dr. Reşit sadece Çerkes çeteleri ile bu işi götürmüyordu şüphesiz. Özellikle Doğu bölgelerinde Kürd aşiretlerinin önemli rolleri vardır bu soykırımda. Dr. Reşit’in organize ettiği Kürd Raman aşireti kendisine teslim edilen kafile kafile Ermeni’yi Musul’a götürmekle görevlendirilmişlerdir. Tabii ki bu görevlendirmenin kafilenin Dicle’de boğulmasıyla sonuçlanmasına şaşmıyoruz. Bu dönemde yine Dr. Reşit’in örgütlediği Mardin Kapı Bahçeleri katliamları da vardır. Burada da yine önce tutsak edilip sonrasında tehcire tabi tutulan insanların 100-150 kişilik gruplar halinde öldürülmesi olayına rastlıyoruz.

 

Dr. Reşit örneğinden daha ilgi çekici bir örnek vererek konuşmamı bitireceğim. Çerkes Ahmet çetesi. Çerkes Ahmet’in hikayesi aslında Çerkesler ya da bir başkası, devletle iş tutan, ona tetikçilik yapanların hikayesinin aynısıdır. Çerkes Ahmet’in hikayesi bir tür belli sondur. Aynı dönemde Çarşamba’dan Düzce’ye kadar çoğu Çerkes çetesinin başına gelenlerin ilk örneğidir adeta. Van İsyanı sırasında Van’ın bir türlü geri alınamamasına sinirlenen Van Valisi Cevdet Bey, Çerkes Ahmet’e civar Ermeni köylerine saldırma talimatı verir. Bu isyanı ve Çerkes Ahmet’in neler yaptığını anılarında yazan Rafael de Nogales isimli bir yabancı subay şöyle demektedir: “Oralarda yalnızca kadınlar ve çocuklar vardı. Çerkes Ahmet’in ne yaptığını anlatamayacağım ama Cevdet Bey’in adamını bu konuda azarlaması yeterli bir fikir verecektir şüphesiz.”

 

Çerkes Ahmet’in kariyeri 1915 olayları ile de sınırlı değildir. Bir İttihatçı fedai olan Çerkes Ahmet aynı zamanda bir subaydı. 1909’da Serbesti yazarı Hasan Fehmi’yi; 1910’da Sadayı Millet başyazarı Ahmet Samim Beyi, 1911’de ise muhalif Şehras Gazetesi Başyazarı Zeki Beyi öldürmüş, son cinayetinde kendisine bilgi verilmeyen, durumdan habersiz Bakırköy Başkomiseri tarafından suç ortağı Mustafa Nazım ile birlikte yakalanmış, yapılan yargılamada 15 yıl kürek cezasına çarptırılmıştır. Ancak bu cezanın infazı İttihatçıların “temizlik” elemanı aramaları ile ertelenmiş ve pek çok mahpus gibi Çerkes Ahmet de hapisten çıkarılıp Diyarbakır’a gönderilmiştir.

 

Kendisi de 1915 yılında Eskişehir Vilayeti Tehcir Müdürlüğü görevi yapmış bulunan Ahmet Refik Altınay anılarında Çerkes Ahmet’ten şöyle bahsetmektedir:

 

“Çerkes Ahmet, Ermeni fecayii için mühim bir vesika idi. Bu kanlı hadisenin safahatını bizzat failinden dinlemek istedim. Çerkes Ahmet’e vikayet-i şarkiyede neler yaptığını sordum. Çizmeli ayaklarını birbirinin üstüne attı, cigarasının dumanlarını karşısına savurdu: ‘bey birader’, dedi, ‘şu hal namusuma dokunuyor. ben vatanıma hizmet ettim. Gidin görün,Van ve havalisini kâbe toprağına döndürdüm. Bugün orada bir tek Ermeniye tesadüf edemezsiniz. Vatana bu kadar hizmet ettim. Sonra o Talat gibi hergeleler İstanbul’da buzlu bira içsinler, beni böyle tahe’l-hıfz getirtsinler, yok bu haysiyetime dokunuyor!’… Çerkes Ahmet’ten daha fazla malumat almak istiyordum. Peki bu zöhrab filan noldular? ‘duymadınız mı? hepsini geberttim.’ cıgarasının dumanlarını havaya doğru savurdu, sol eliyle bıyıklarını düzelterek sözüne devam etti: ‘halep’ten çıkmışlardı. Yolda rast geldik, derhal arabalarını kuşattım, gebereceklerini anladılar. Vartakes dedi ki: Peki Ahmet bey bize bunu yapıyorsunuz, fakat araplara ne yapacaksınız? Sizden onlar da memnun değiller. O senin bileceğin iş değil kerata dedim, bir mavzer kurşunu ile beynini patlattım. Sonra zöhrab’ı yakaladım, ayağımın altına aldım. Koca bir taşla kafasını ezdim, ezdim, geberinceye kadar ezdim.” (s. 42 İki Komite İki Kıtal)

 

Bu olay sonrasında elçiliklerin baskıları ve Talat ve Cemal Paşaların Çerkes Ahmet’i kendileri için de tehdit olarak görmeleri neticesinde İstanbul’a kaçan Çerkes Ahmet tevkif edilerek Şam’a gönderilir ve Şam’da Cemal Paşa’nın gözetiminde asılır.

 

İyileşmek İçin

 

Bahsettiğimiz olaylar bir yüzyıl öncesinin olayları. Üzerinden yaklaşık 100 sene 3 nesil geçti. Peki bugün neden bu konuyu ele alma ihtiyacı duyduk Kafkasya Forumu olarak. Çünkü yüzleşmek iyileşmektir. Osmanlı Devleti’ne bir soykırım neticesinde gelmiş olan Çerkesler geldikleri topraklarda – hatta buna kısa bir süre kaldıkları Bulgaristan’ı, Balkanları da katabiliriz – ciddi bir çeteciliğe, devletin sorunlu adamlarına dönüştüler, dönüşmek zorunda bırakıldılar. Yıkılan bir devletin sancısı, modernleşmeye çalışan yarı aydın bile sayılamayacak devlet elitlerinin basiretsizliği ve her şeyden evvel Çerkeslerin iktidarlarla olan istismara açık ilişkileri. Bütün bunların sonucunda ne yazık ki pek çok Ermeni ağıdında Katil Çerkes ifadesine rastlayabilmektesiniz. Bu noktada Çerkeslerin bir bütün olarak suçlu, Ermenilerin bir bütün olarak kurban olduklarından bahsetmiyorum. Ama yukarıda örneklerini vermeye çalıştığımız olaylar hususunda Çerkeslerin de bu soykırımda rolleri olduğunu unutmayalım. Çerkes Ahmet’i yahut Dr. Reşit’i sadece Çerkes olduğu için sahiplenmek hele bu gibi İttihatçı karakterler üzerinden kimlik inşa etme işine girmek zorunda hiç değiliz. Bu arada bu noktada Ethem bu konumdan azade değildir. Keza Ermeni Soykırımı ve Çerkes meselesi bir arada dillendirildiğinde otomatik bir savunmaya dönüşen ama biz pek çok Ermeni yetimine sahip çıktık ifadesi olayın vehametini yansıtmamaktadır. Evet, Soykırım esnasında büyük çaplı din değiştirmeler olduğu gibi çocukların ve özellikle kız çocuklarının kaçırılmalarına çok şahit olunmuştur. Keza Lemkin’in 1948’de hazırladığı Soykırım tanımında soykırımın maddi unsurları arasında bir etnik grubun çocuklarının başka gruplara nakledilmesi de sayılmıştır.

 

Velhasılı milliyetçi bütün savunma reflekslerinden arınıp öyle bakmamız gerekiyor bu meseleye. Burada kurtulmamız gereken iki milliyetçilik bir arada var bizim toplumumuzda. Birincisi Çerkes etnik milliyetçiliği çerçevesinde oluşturulan Çerkeslerin dünyanın en barışçı milleti olduğuna dair safsatalar, ki milliyetçilik hep öyle kurar öznesini, dünyanın en mazlum milleti Türkler yahut Yahudiler yahut Ruslar vs. Bir diğer ikincisi ise devletin hegemonyasıyla şekillenen en basitiyle devlet milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği.

 

Sonuç olarak biz Çerkeslerin sağlıklı bir şekilde ileriye doğru adım atabilmemiz için bu sorunlarla yüzleşmemiz gerekiyor. Burada bir kimliği takdis etmek yahut mahkum etmek gibi bir fikrî çukura asla düşmememiz dileğiyle. Saygılarımla.

 

1 http://www.gusips.net/columns/6149-diaspora-ermeni-sozel-tarihinde-cerkesler.html

Bir Cevap Yazın