Gezispor

Sporla siyasetin ilişkisini çok gerilere götürmek mümkün olsa da burada bu işe girişmeye gerek görmüyorum. Bu çerçevede antik Yunan site devletleri bile hatırlanabilir. Günümüzü anlamak için sürekli başvurduğumuz kırılma yüzyıllarına geri dönmek bu ilişkiyi anlamlandırmaya yeter. Özellikle ulus – devletler ve spor ilişkisi pek çok makalede incelenmiş durumda. Keza kitle sporları ile toplum mühendisliği kavramını, kavramın araçları açısından düşünmek mümkün.

 

Sporun kitleselleşmesi / kitleselleştirilmesi ile ulus – devlet gibi büyük mühendislik çabalarının kronolojik olarak aynı tarihlere gelmesi tesadüf değildir. Gerek direnen kitlelerin gerekse de hükmeden kitlelerin cephanelerinde her daim spor olagelmiştir. Mesela 1884’ te İrlanda’ da kurulan Kelt Atletik Federasyonu’nun misyonlarından birisi, tarihi Kelt sporlarını canlandırmak ve İngiliz sporlarını yasaklayarak, kültürel bir dezenformasyona engel olmaktı. Bu amaçla Federasyon, Kelt futbolu, hentbolu gibi çeşitli arkaik Kelt sporlarını öne çıkarmak gibi bir göreve de sahipti.

 

Keza yine 1896 yılında modern olimpiyatlar düzenlenmeye başlanmıştı. Bu olaya temel olan etkenlerden birisi aydınlanma sonrası antik Yunan’ a duyulan özlemken bir başka etken ise ulus – devletlerin ulusu tecessüm ettirme istekleri idi. Sporun siyasetle ilişkisinin temel taşı da özellikle de modern dönemde ulus – devletlerin kafalarındaki toplum modelinin ve her şeyden önemlisi ulusu temsil edenlerin, ulusal yarışlarla uluslarının gururlarını tecessüm ettirme amacıydı.

 

Modern dönemde kitlesel sporlar teşvik ediliyor, sporun ulusal bir karakter kazanmasına önem gösteriliyordu. Bu amaçla uluslararası turnuvalarda ödül alan sporcular bir anda ulus mitinin figürleri haline geliyor, örneğin bir Türk’ün dünyaya bedel olduğunu bu sporcular gösteriyordu.

 

Spor ve siyaset ilişkisinin uluslararası boyutu bu şekildeyken ülke içinde ise durumlar yerel kulüpler üzerinden farklı toplumsal durumları keserek işliyordu. Çeşitli takımlar belli sınıfsal özelliklerle, çeşitli takımlar belli mezhepsel özelliklerle yan yana anılıyordu. Spor yine burada kolektif kimliğin inşasında insanların oyuncu yahut tribünde izleyici olarak yer alması ile önemli bir rol alıyordu. Tribünde maç izlemenin, bir tiyatroda gösteri izlemekten farkı da belki burada oluyordu. Tribünlerde bulunduğunuz sınıfın havasını koklayabilirdiniz veya öfke duyduğunuz bir mezhebe öfkenizi kolektif olarak kusabilirdiniz. Neticede katılıma farklı yollardan izin veren, izlenen izleyici ilişkisini dikey boyutuyla kesen bir durum yaratıyordu tribünler. Bu bağlamda Avrupa’ da yükselen neo – faşist dalgayla holiganlık ilişkisini anımsamakta fayda var.

 

Şüphesiz futbol bu sayılan sporların bizim de içinde bulunduğumuz coğrafya açısından lokomotif görevini üstlendi. Küreselleşme, neo – liberal düzenin hakim olmaya başlaması, “değerlerin” yitirilmeye başlanması futbolu da vurdu. Toni Negri, siyasi sürgününden sonra döndüğü ülkesi İtalya’ daki bu durumu hayretle karşılıyor, bir Fiat çalışanı işçinin patronunun takımı olan Inter’ i tutmasını, AC Milan takımının Berlusconi gibi insanlarca satın alınıp yönetilmesini öfkeyle karşılıyordu. Bu durumu anlattığı Rebibbia Cezaevi’ nden yazdığı mektubuna “Afallamış ve şaşkın bir haldeyim” diye başlıyordu.

 

Türkiye meseli

 

Türkiye’ de ise durum benzer şekilde gelişirken, yani tribün artık siyasetin mecrası olmaktan çıktı denilirken, daha doğrusu muktedirin siyaset alanı olmaya başlamışken Gezi olayı ve taraftar gruplarının da bu direnişte yer almaları, bunun karşısında taraftar gruplarının kendi içerisinde bile siyasallaşarak tartışmalar yaşamaları durumun karmaşıklığına yeni bir boyut ekliyordu. Çarşı grubunun Beşiktaş’ ın bile popülaritesi önünde bir siyasi, sosyal popülerliğe sahip olması muktedir açısından birer hegemonik alanlar olan tribünlerin sterilliğine zarar verdi.

 

Akp hükümetini diğer hükümetlerden, özellikle 50 sonrası hükümetlerden ayıran temel etmen hegemonik bir tarzı ifade etmesiydi. Hayatın her alanını bir mücadele ve ele geçirme mecrası olarak görmeleri, iktidarlarını klasik kurulu siyasi iktidar kavramından öteye taşıyarak hegemonik bir tarzın ifadesi olarak görülmesine sebep oldu. Tabii ki hayatın her alanından tribünler de muaf değildi.

 

Bugün Çarşı veya başka taraftar grupları üzerinden siyaset – spor ilişkisini tartışanlar – özellikle Akpli medyada – örneğin statlarımızın isimlerinin siyasi tarih kronolojisi gibi olduğunu görmezden geliyorlar. Beşiktaş’ ın stadının inşası devam ederken maçlarını oynayacağı stadın adının Recep Tayyip Erdoğan olması örneğin siyasi bir karakter taşımıyor onlar için. Ancak nasıl oluyorsa Gezi’ ye selam çakan sloganları duymak rahatsız ediyor aynı kişileri.

 

Akp’ nin bu hegemonik karakteri / hükmetme biçimi de neticede karşısında siyasallaşabilecek her alanın ele geçirilmesini, steril hale getirilmesi gibi bir pratikle sonuçlanıyor. Beşiktaş – Galatasaray maçı sonuna doğru gerçekleşen olayları sosyal medyadan yahut TV’ lerden takip ettiğimizde ise yine benzer bir görüntü ortaya çıkıyor. İnsanlar torba öfkelerini, sekter zihniyetlerini basit bir holiganlık olarak görülebilecek bir olay karşısında – ki tarihte buna benzer vakalar mevcut, namevcut dahi olsa vücut kazanmayacağının garantisi yok – işleme sokabiliyorlar. Gezi’ den kalan hesabı Çarşı’ ya fatura etmeye kalkanından, Akp öfkesini 1453 Kartalları grubu üzerinden gidermeye çalışan komplo sevenlere kadar yelpazemiz geniş. Şüphesiz komplo olduğuna inanmasam dahi olayın planlı olabilme ihtimalini de yadsımıyorum. Ancak olaya karşı verilen tepkileri analiz ettiğimizde önümüze çıkan tablo bu.

 

Sorunu – eğer bu bir sorun ise – daha köklerde aramak gerektiği kanaatindeyim. Yerel kulüplerin yöneticileri dahi siyasi veya ticari ikbal kaygısı güden insanlardan oluşur. Eğer ileride bölgede bir siyasi ikbal peşindeyseniz kitlelerle rahat ilişki kurabileceğiniz bir alandır bu spor kulüpleri. Keza tribünlerin karakteri de buna göre zaman zaman şekil alabilir. Veya spor adına yeni yatırımların genelde muktedire yakın şehirlere yapılması da bir tesadüftür kesinlikle. Siyasetten muaf, özerk bir kurum olan TFF’ nin başkanının kim olacağına örneğin kesinlikle muktedir karışmaz veya kendi safında yer aldığı için ırkçı bir güreşçiyi bu ülkenin bakanları sahiplenmez mesela. Keza yine derin devlet – mafya – spor ilişkisi hiçbir zaman yaşanmamıştır bu ülkede. Binlerce faili meçhulün katili Mehmet Ağar’ ı örneğin hiçbir sporcu, futbolcu, teknik adam ziyaret etmemiştir yine. Tüm bunlar siyasi değildir örneğin, çıngarı çıkaran hep karşı taraftır.

 

Özetlemeye çalıştığım ilişki aslında siyasetin kendisidir. Israrla savunduğum üzere siyasetten azade alanlar olduğunu savunmanın da bir tür siyaset olduğunu, bir tür steril alan yaratma mücadelesi / amacı taşığını düşünüyorum.

 

Sporla siyasetin ilişkisi Gezi ile başlamadı kimse kusura bakmasın.

Bir cevap yazın