Güç Olsun

Güce tapan bir toplum var karşımızda. Bu benim için, Türkiye toplumunun tarihsel tecrübesini anlamayı kolaylaştıracak bir parametre. Bunun sebebini anlamak ayrı bir soy kütüksel çalışmanın konusu. Ancak bir verili durum olarak – genelleyen bir yaklaşım olduğunun bilincinde olarak- Türkiye toplumunun güce endeksli, her şeyi güç ilişkileri perspektifinden okuyan bir toplum olduğunu düşünüyorum. Bu durum mevcut siyasal kültüre de etki etmiş durumda. Muhafazakâr kesimden, seküler kesime kadar bunun izdüşümlerini okuyabiliriz.

 

Bu durum temsiliyet ilişkilerini birer güç ilişkisine dönüştürüyor. Şüphesiz temsiliyetin de temelde birer yanılsama olduğunu düşünebiliriz. Böyle bir iklim ise siyasal alanı gücün temerküz ettiği çeşitli kişiler üzerinden simgelerin savaşına döndürüyor. Olaylara yaklaşımımız, neye acıyıp neye acımayacağımız kısaca vicdan gibi, adalet gibi rasyonel siyaset kavramları skalasında kendisine yer bulamayan terimler de bu iklimde şekillenip simgelerin savaşında birer cephaneye dönüşebiliyorlar.

 

Gücün bu kadar önemli olduğu bir toplumda, gücün yitirilmesi veya yitirilme ihtimali de kuşkusuz en büyük travmalardan olsa gerek. Kamplar arasında kendine yer beğenmekle müstakil bir siyasi alanda güçlü liderler de bu simgesel şiddetin tecessüm etmiş boyutunu temsil ediyor.

 

Gezi Parkı olayları sırasında muhafazakar kesimin güçle nasıl bütünleştiğini de bu pencereden okumak bana mantıklı geliyor. Yani, zaten siyasal kültürün bu, demek dışında bir analiz aklıma gelmiyor. Başbakan’ın şahsında tecessüm eden bu güce tapınma hali, mağduriyet psikozu vb. sebepler pek de bize yabancı değil. Kitlesel olarak Gezi’ ye katılan Ulusalcı gruplarda da bunun daha nostaljik halini, yenilmişlik psikolojisinin etkisi ile görebiliyoruz. Atatürk figürünün Tayyip Erdoğan figüründen zihin kalıplarına oturtulma açısından pek de farklı olmadığını düşünüyorum. İki örnek arasındaki, yani Kazlıçeşme ve Taksim arasındaki karşılaştırmada Taksim’in şansı ise bu psikozlara sahip siyasi grupların alanı hegemonize edememesi, bunların dışında Taksim’ den, Gezi’ den yükselen yeni bir siyaset algısı, yeni bir asabiyenin varlığıdır. Ne yazık ki geniş muhafazakar kitlelerde böyle bir düşünüş göremiyorum.

 

Güç ilişkilerince inşa edilen bir siyasi düzlemde ise olan yine hakikatin kendisine oluyor. O yüzden sırf gücümüzü koruyabildiği için komplolar alıcı bulabiliyor. Hakikatin manipülasyonundan öte, insanları saf yerine koyarak sürekli perde arkasını işaret eden ayrı bir psikoz da komploculuk. Gezi Parkı süreci boyunca ortaya atılan ipe sapa gelmeyen komploların gerçekliği o kadar da önemli değildi önemli olan gücümüze karşı çıkan, tahakküm isteğimize karşı çıkan bir yabancı varlığın bizim güç kaynaklarımıza dönük saldırısının karikatürize edilmesiydi. Eski ezberlerin tekrarı, olayın “Fatih – Harbiye” simgeleri üzerinden okunması gibi pek çok şekilde bu durum kendisini gösterdi muhafazakar kesimde. “Yedirtmeyiz” dedikleri aslında Tayyip Erdoğan değil, şahsında tecessüm etmiş bir güç ilişkisi ağıydı. Artık muhkem haldeyiz, nazik olmamızı da beklemeyin demek istediler herhalde.

 

Gezi’ ye başından beri önem verişim ise bu güç ilişkilerinin dışında alanlar yaratmasıydı. Ne mi vardı Gezi’ de? Örneğin kökenlerini Anarşist yazından alan forumlar, temsiliyetin reddi, otoritesizlik, doğrudan eylem, işgal vb. bir sürü daha kurum. İşin ilginç tarafı bunun kökeninin örneğin Küreselleşme Karşıtı Hareket’ten ya da İspanya İç Savaşı’ndan geldiğinin bilincinde bir kitle de yoktu ortada. Yani motivasyonun temeli bu öğretinin temel alınması da değildi. Tersine her şey kendiliğinden oluşmuştu. Bir bakımdan bunu bilinçsizce yapılmış bir siyasi teknoloji ithali olarak da okumak mümkün. Ancak bu bir teknoloji ithali bile olsa pratik işlevi olan, eylemde dönüşen bir kimlikleşme yaratması açısından önemlidir.

 

Gerçekte birer Anarşist örgütlenme pratikleri bunlar. Bunların etkilerini orta vadede daha net müşahede edeceğiz. Ancak şimdiden Anarşistler dışında da savunulan, toplumsallaşan temsiliyetsizlik taş gibi önümüzde duruyor. Temsiliyet ilişkisinden bağımsızlaşan bir siyasa, güç ilişkilerinden de kendini soyutlayacak bir siyasa olacaktır. Bu da kökü bu topraklarda Bizans’a kadar götürülebilecek siyaset – birey, birey – güç ilişkilerine “kısa devreler” yaşatacaktır.

Bir cevap yazın