Her Dil Kendi Mekanında İş Görür

“Her dil, her çocuğun anne babasıyla konuşmaya uygun dilden öğretmenleri ya da arkadaşlarıyla konuşmaya uygun olan dile geçerken farkında olduğu gibi, kendi mekanında iş görür.”1

 

Bir önceki yazımın eksik ya da yanlış anlaşıldığını  düşündüğüm için anadil meselesine devam etmek istiyorum.

 

Anadilin kamusallaşması kimliğin ürettiği ya da maruz kaldığı mekansal politikalarla ilgili olmuştur. Yani mekanlarla bağdaşamayan diller etkililiğini kaybetmişlerdir. Kafkas dillerinden bahsederken asimilasyon sonucu kamusal ortamdan “temizlenen”, aile içineyse bu sterilliği taşıyan dillerden bahsediyoruz. Köyleri dışında bir mekana kavuşamayan bir dilden aynı zamanda. Şehirleşme ve asimilasyoncu baskı başta olmak üzere diğer sosyal etiklerle(ekonomik, dini vb) pratik işlerliğini kaybeden bir dilden. Yani kullanamadığımız, bilenlerin kullanmak için mekan aramaya çalıştığı bir dilden.

 

Böyle bir dile, böyle bir tabana sahibiz. Dolayısıyla bu gerçekten yola çıkarak siyasal çözümler üzerine kafa yormamız gerektiğine inanıyorum. Yani anadile işlevi ötesinde bir mana yüklemekten bahsediyorum. Anadilin taşıması gerektiği yeni anlamı  ise bir kimliğin direniş argümanına çevirmekten bahsediyorum.

 

Elbette bir anadil insanlar tarafından konuşulmadığı  zaman ölüyor, ancak bir basamak yukarı çıkıp meseleye kimlik açısından baktığımızda ise konuşulmamasının temel nedeninin hakim kimlikler karşısında bir siyasi kimlik ortaya konulamamasının olduğunu görüyoruz. Yoksa dilini konuşmadığı halde kimliğini koruyan toplum örneklerine dünya tarihi içerisinde sahibiz. İrlanda örneğini vermemin temel sebebi buydu. Daha yakınlara mesela Ahmet Kaya’ya baktığımızda bile bunu müşahede edebiliriz. Ahmet Kaya şarkılarını Kürtçe söylemedi belki ama Kürtçe şarkı söylemek istemesi Kürtçe hakkında farkındalılığı arttırdı. Kürtçenin hikayesini o ödül gecesinde kristalize etti.

 

Çerkes dili için düşüncelerime gelince ise, ben dil için mücadele edilmemesinden bahsetmiyorum. Belki yeni frekansların bu mücadeleye katılmasını öneriyorum. Ve can alıcı bir sorunsallaştırma ile işe başlanmasının gelecek perspektifi için daha isabetli olacağını düşünüyorum. Bu dili nerede konuşacağız sorusunun cevabını aramamız, konuşacak mekanlar yaratmaya çabalamamız ama bunları yaparken dilin pratik işlevinin ötesine geçerek dili bir direnişe çevirmeye çabalamamız gerektiğini söylüyorum.

 

Peki yine aynı soruyu soruyorum “iş göreceği bir mekanı olmayan” bir dilden bahsediyorsak, bu dil üzerine nasıl düşünmeliyiz. Diasporaların çoğunlukla mekanlar üstü, uluslar ötesi yapılar olduğunu biliyoruz. Bir diaspora olarak Çerkeslerin de bu durumdan münezzeh olmadığını biliyoruz. Yani diaspora olarak bir noktada mekandan kopuk bir kimlikten bahsediyoruz Çerkes toplumu için. Hayali vatan olarak kurgulanan anavatanın diaspora kimliği için bir dinamik olmasının ötesinde reel bir karşılığı da yok ayrıca. Dönüşçülerin başarısızlığını bunu üzerinden okumak keza mümkün veya Ermeni diasporasının neden Ermenistan’a dönmek yerine birbirleriyle bile Fransızca, İngilizce anlaştıkları ülkelerde kalmakta ısrar etmelerini de. Yani mekandan/belki de teritoryal bir ulus-devletten yoksun olan kimliklerin yaşaması için dilin önemini pratik işlevi ötesinden düşünmemiz gerekmekte.

 

Çerkesceyi bir mekanla çakıştıramadığımız durumda pratik işlevi olmayacaktır. Mevcut toplumsal durumumuzda da bunu çakıştıramıyoruz, gerçeklik taş gibi önümüzde duruyor. Ama kimliğin direniş argümanı haline gelen bir dilin, kimliği koruma, taşıma açısından önemi bu mekansal pilot uygulamanın ötesine geçmiş olacaktır. Şahsen Türkiye maceramızda dilimizin konuşulmamasının veya konuşulduğu dönemlerde neden anadili Çerkesce olan Türkçülerin var olabildiğini de bu dilin konuşulduğu dönemde siyasal bir kimliğe evrilememesinde görüyorum.

 

Temel olarak anadilin “politikleşme uğruna çok da gerekli olmadığından” bahsetmiyorum. Tersine diyorum ki politikleşen bir anadil asıl o zaman anadil haline gelecektir. Terry Eagleton’un da dediği gibi, bir dilin ancak başkaları tarafından çalındığı zaman anadil haline gelecektir. Tabii toplumun pratikleşen kaygılarından öte bu hırsızlığın farkına varması halinde anadilin politik bir işlevi olacağından.

 

Tüm bunlarla birlikte mevcut anadil çalışmalarının gereksiz olduğundan veya buradaki enerjinin boşa harcandığını  da düşünmüyorum. Tersine bu çalışmalarla birlikte/eş zamanlı  yürüyecek bir siyasallaşma gerekiyor.

 

Bunların dışında Mesut Sönmez’in yorumlarındaki bir şeye takıldığımı da belirtmek isterim. O da kimin menfaati için sorusu. Toplumumuzdaki hakim retorikleri tartışmaya açmak için illa ki birilerinin menfaati gerekmiyor. Hakim paradigmaların bu toplumun sorunlarına çözüm üretemediği ortadadır. Foucauldian bir şekilde söylersek “üzerinde düşünelemeyen şeyler” üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Milliyetçi retoriklerden sıyrılmak için bu elzemdir. Kimlik nostaljilerinden, mistifike edilmiş toplumsal yapılardan sıyrılarak işlevsel çözümler üretmek için bütün hakim değerleri, ezberleri sorgulamamız gerekmekte. Sürekli çeşitli sabit özler atfettiğimiz kimliklerimizin değişken olduğunu, değişen durumlarda değişerek varlığını sürdürdüğünü anlamamız tam da bu kimliğin menfaatine olan şey olacaktır.

 

1 Milletler ve Milliyetçilik, Eric Hobsbawm, syf 138

Bir cevap yazın