Kültür Savaşları

Modern dönem ideolojileri için özellikle de Marksizm için ekonomizm eleştirisi yapılır. Bu eleştiriyle toplum ekonomik ilişkilerin çıktısına ve sınıfa indirgenmekle suçlanırdı. Keza Marksist örgütler de bunu doğrular bir şekilde davranırlardı. 68 İsyanı temelde Marksizm’e olmasa da bu örgütlere, örgütçülüğe karşı yaşamı, hayatı, sevgiyi, ekonomi dışında kalan bir şeyleri de savunan bir isyandı. 68’in Türkiye’ye yansımasına ise hiç girmeyeceğim. Bambaşka bir hikaye.

 

Öte taraftan Hannah Arendt de özel alan-kamusal alan ayrımı yaparak, poliste pek de fazla yurttaş dışılığın yaşanmadığından bahsediyordu. Arendt’e göre pek fazla kamusal alana saplanmıştık, ki orada ne kadınlar, ne köleler, ne de yabancılar vardı. Bu grupların siyasal temsilinin ötesinde bu grupların özel alanı da sıkıntılıydı. Temsil edilmemenin ötesinde bir yokluktu onların ki. Bunun için biraz daha fazla özel alan diyordu mealen Arendt.

 

Bir başka taraftan ise Türkiye’de kültür savaşları yaşanıyor. İki hakim yaşam tarzı etrafında dönen ve temelde kamusalı hedefleyip, dönüştürmeyi pratikleyen iki ayrı hakim kültür formu var ve bunlar savaşıyor. Bu savaşta çatlak sesler anında iki kaptan birine yerleştiriliyor yahut iki taraf da duymuyor, duymazdan geliyor. Özel alan savunusunun ötesinde kamusalı değiştirmeyi, dönüştürmeyi, yurttaşlığın tanımını yapmayı hedefleyen bir kavga…

 

Şimdi tüm bunlar kafamda dönerek Hapae Erhan’ın ‘’Artık Zor İnanırız’’ yazısını okuyordum. Hapae Erhan, o gıpta ettiğim üslubuyla Soma ile ilgili her ne varsa beyaz Türklerin hanesine yerleştirmişti. Ona göre Neşet Ertaş’ı sevmeyenlerin sorumluluğu vardı Soma için, en azından unutulmamalıydı. Oysa Neşet Ertaş özelinde Abdalların Orta Anadolu’da nasıl bir yaşama sahip olduğunu Neşet Ertaş kendisi anlatıyordu zaten belgesellerinde. Çingene’den biraz yukarıydı hepi topu konumları, malum kız vermemek, almamak, şapkaları yere eğmek gibi. Oysa kültür savaşlarında Erhan abi için bunun bir önemi yok. Beyazlara olan öfkesi – benzer öfkeleri taşıyan biri olarak – onu hükümde adaletsizliğe çıkarıyor ötesi değil.

 

Tüm bunları neden anlattım? Arendt’in de, 68’in de haklı olduğu bir nokta vardı. Toplum tamamen ne ekonomik işlevlere ne de yurttaşlığın, ulus olmanın o büyülü yalanına indirgenemezdi. Bütün bunlara eyvallah. Lakin toplumda ekonomik eşitsizlikler (Liberaller bu laftan hoşlanmazlar) ötesinde üretimde yapısal bozukluklar, iş güvencesi ve iş sağlığı ile alakalı sayısız problemler de vardı. Bunları görmezden gelirsek ne mi olur? Her olayı Fatih-Harbiye’ye sıkıştırır okuruz. Sahi Erhan Abi Çorum’da Tokat’ta köyüne asfalt gitmeyen Alevi köyleri Nişantaşı’nın nesi oluyordu?

 

Oysa Soma özelinde bakılması gereken yerler bana kalırsa gayet net. Ne Neşet Ertaş ne de Türkbükü’nde koşmak. Ortada taşeronlaşmayla örülmüş garip bir kalkınma modeli öngören bir parti var.

 

Dünyada 2012 verilerine göre (İş Hukuku kitabına göre konuşuyorum, günahı onlara)  9., Avrupa’da 1. Sıraya yerleşmişiz iş cinayetleri hususunda. Şimdi burada bir problem görmüyor musunuz? Bu verileri bir kenara bırakalım Beyaz Türklerle-Kara Türklerin kavgasına mı bakalım. İki tarafta umrumda değil açık söyleyeyim. Ne Caprice Gold’lar yaratan karaşınlar, ne de Türkbükü yaratan sarışınlar. Bu kavgada hiçbir taraftayım, taraf olmayan yerdeyim.

 

Ortada açık bir ihmalkarlıklar çizgisi varken, sorumlu aramayalım da ne yapalım? Tophane’de sergi mi basalım? Yahut Çankaya’da başörtülü görüp hakaret mi edelim? Soruyorum ne yapalım. Hükümetinden tut, Soma Holding’ine, alt taşeronlarına olası kastla (savcılık öyle diyor) 301 işçiyi öldürdüler. Burada katilin evine ayakkabıyla girip girmemesinin bir önemi olur mu? Beni çıldırtan nokta bu artık.

 

Bütün bu gerilimleri basit alkol yasağı vs. noktasına kilitleyen siyasetiniz de batsın. Alkol için, yaşamtarzı muhabbeti için, kültürel hegemonya kaybı korkusuna karşı yaptığınız mücadelenin onda birini bu taşeronlaştırma muhabbeti için yapsaydınız bambaşka şeyler de konuşabilirdik. Lakin onlar da yapamazlar bugün bütün partiler Müteahhitlerin, inşaat şirketlerinin sosyalleşme mecraları olmuşken.

 

Velhasıl kültür savaşlarına mermi taşımaya devam edin. Zaten Nişantaşı’ndaki adam Neşet’i dinlemesin, dinlese de Kırat Bozlağı’ndan ne anlayabilir ki örneğin. Keza ben Bülent Ortaçgil vs. dinlemem, anlayamıyorum çünkü. Derdimiz başka abiler.

Bir Cevap Yazın