Paralel Hayatlar

Hükümetin Gezi direnişine dönük tepkileri AKP’ nin uzunca bir süredir devam ettirdiği toplum – güvenlik – siyaset algısının en kristalize olmuş haliydi. O güne kadar en ufak bir toplumsal itirazın polis şiddeti, haksız tutuklamalar vb. gibi yollarla çözülmesine zaten alışmıştı ülke. Keza koca bir Türkiye tecrübesi de bu yollarla sabitti. Ancak Gezi’ de ne olmuştu sorusu bir tarafa, bu kadar büyüklükte bir itirazla ilk defa karşılaşan bir iktidarla karşı karşıya kalmıştı ülke.

 

Gezi direnişi ayrı bir tartışma konusu bu yazıda girmeye niyetim olmasa da Gezi’ nin somut değişikliklerin ötesinde yeni bir siyaset biçimini öğrettiği kanısındayım. Bu açıdan yeni toplumsal hareketler kategorisinde değerlendirilmesi gereken bir sokak hareketiydi Gezi. Neticesinde kurucu iddialarıyla çeliştiği ayan beyan görünen bir iktidarı karşımızda çıplak bırakıvermişti Gezi. Hükümet yetkililerine bile ilk 3 gün muhabbetinden mahcup bir şekilde  bahsettiren güç de buydu. Meşruiyet zeminleriyle kafalarındaki iktidar geleceği arasındaki gerilimi açıklayamadılar.

 

Sonuç olarak Çözüm Süreci’ nin de zorlamasıyla, açıklanmak zorunda olan bir demokratikleşme paketi çıkıverdi ortaya. Paketin hiçbir muhatabını memnun etmediği ortada, ne Kürtler, ne Aleviler, ne başörtülüler ne de diğerleri. Aksine pakette yer alan gayri ciddi açılımlar tersine rahatsız bile etmiş durumda muhataplarını. Peki bu paket kimseyi memnun, mutlu etmemişse neden çıkarıldı?

 

Türkiye siyasetinde tecrübeyle sabit bir olay varsa algı yönetimi olayını en iyi yapan parti AKP ve bunu da en iyi kadrolarla, en iyi reklamcılarla vs. yapıyor. Algılarla oynayarak ülkenin özgürlükçü insanlarına bile yetmez ama evet dedirtebildiler. Algı yönetimi demişken demokrasi paketi de tam bu noktada anlamını kazanıyor işte. Gezi ile tarumar olan hükümetin demokratik meşruiyetini bütün eleştirilere karşı bertaraf edecekleri bir paket ortaya koymak. Paketin bana kalırsa işlevi de zaten muhataplarını memnun etmek değil, algı savaşlarında kendilerine cephaneler hazırlayıp, kimi toplumsal kesimleri rezervlerine almak.

 

Şüphesiz yanlış bir analiz yapıyor olabilirim. AKP’ ye karşı genel bir güvensizliğin hakim olduğu bunun da haksız olduğuna dönük eleştirilere de muhatap olunabilir. Peki neden güvenemiyorum? Yukarıda da açıkladığım gibi hakikatle arasına bir görünen duvar çizmiş bir siyaset, AKP siyaseti. Örneklendirirsek, Demokratikleşme Paketi’ nin çıktığı dönemde polisin yetkilerinin arttırılmasından, HSYK’ da eskiden daha kötüye gidişe dönük şeyler tartışılıyor. Mesela hükümetin ilk yıllarında en büyük meşrulaştırıcısı olan AB sürecine bakalım, baya AB düşmanı bir AB Bakanı var, ilerleme mi dediniz, tabii ki yok. Ceza kanununda eskiye dönüşlerden söz ediliyor. Adeta paralel siyasi atmosferler varmış gibi. Yani bir suyun üstü var, burada sadece kafalar görünüyor ve bize bakın tehlike yok diyorlar. Ancak suyun altında ise sizin vücudunuza yönelmiş zararlı şeyler var, bunları görmeyin canım niyet okuyorsunuz deniliyor. Gariplik de burada, çift kişilikli bir hükümet idare ediyor bizleri. Aynı anda hem suyun altı hem suyun üstünü yaşatabiliyorlar.

 

Peki son olarak sormak istiyorum. Gittikçe otoriterleşen, en ufak toplumsal muhalefeti boğmaya kalkışan, çözüm sürecinde ciddi adımlardan kaçan – kaçınan, tüm hesaplarını yerel seçimlere kilitleyip ülkeyi donduran, özcülüğe yönelerek hayat tarzlarına karışan bir hükümete neden güveneyim? Aynı demokrasi algısını paylaştığımıza nasıl emin olayım?

Bir Cevap Yazın