Savaş: Bir Medeniyet Hali!

Kitabın bir köşesine not almışım. Not 2008 yılına ait.  “Her taassupta katil bir mahiyet vardır. Tarihin taassubu hakikati, felsefenin taassubu düşünceyi ve dinin taassubu dini öldürür.”1

Taassup veya fanatizm, müsamaha yada hoşgörü(!). Ben bu yazıda müsamaha kelimesini tercih edeceğim. Çünkü hoşgörü kendi içerisinde bir hiyerarşi bulundurmakta ve diğerinin lütfunu içermekteyken müsamaha ise karşılıklılık, karşılıklı tesamuh anlamına gelmekte.

Bu iki kavram insan olarak hepimizin davranış repertuarında bulunabilir. Hepimiz bu olgular demeti içerisinde yer alan davranışlar sergileyebiliriz. Her bir kişi için şiddeti ve süresi farklı olsa da taassup ve müsamaha arasında gidip gelmemizin nedeni insani özelliklerimizden kaynaklanmakta.

Eğer doğru ve gerçek arasındaki anlam sorununu kavrayabilirsek insan yapısında bu karşıt kutupların neden var olduğunu çözmeye de yaklaşmışız demektir. Doğru; bireyin zihninin bir ürünüdür. Gerçek ise bireyden de onun zihninden de bağımsız bir biçimde mevcuttur. İşte günlük hayatta içine düştüğümüz en büyük yanlışı bu bağlamda yapıyoruz. Kendi gerçeklik tasarımımızı mutlak doğru olarak alıp tikel ve bireysel olanı genel ve kamusal hale dönüştürüyoruz. Ontolojik olanı epistemolojik olana dönüştürdükçe gerçekliğe kendi algılarımızın elverdiği kadarıyla ulaşabiliyor(yakınlaşabiliyor) ve kendi bağnazlığımızın içine gömülüyoruz.

Doğru ile gerçekliği birbirine eşitlememiz aslında bilinçaltımızda gerçekleştirdiğimiz  bir koruma mekanizmasıdır. Kendi doğrularımızın olması ve kendimizi haklı görmek, içimizde hayata dair yaşama istenci oluşturmakta. Diğer taraftan korkularımız ve geçmişe dair kötü anılarımızın tetiklediği intikam duygusu da bizi taassuba yani fanatizme sürüklemekte.

Kimliğin bireysel boyutunun yanı sıra birde toplumsal boyutu mevcuttur. Buradan yola çıkarak fanatizmin bireyler üstü bir hal alarak toplumsallaştığı söylenebilir. Fundamantalist inanışların rasyonel olmayan büyüsel kısımları geniş kitleleri etrafında toplar. Ana omurgaya bir lider kültü yerleştirilir ve tüm söylemler o lider kültü etrafında şekillenir. Lidere olması gerekenden, bir insanın yapabileceğinden daha üstün nitelikler atfedilir ve onun kararlarına sorgulamadan boyun eğilir. Kitle, liderin sorgulanmasına asla müsamaha göstermez. Böyle bir durumda dışlama mekanizması devreye girerek muhalif olabilecek tüm unsurlar “hain” ilan edilir. Grubun bu durumda geliştirdiği refleks lideri sorgulanamaz duruma getirmektir. Gri bölgeler artık tamamen kaybolmuştur. Her şey ya siyahtır ya da beyaz. Ya bizdendirler ya da onlardan.

Bu ifrat ve tefrit durumunun baş döndürücü çekiciliği geniş kitlelerin itidali, dolasıyla hakikati kaçırmasıyla sonuçlanır. Grup, böylece diğer insanları mutluluklarına hizmet eden araçlar olarak tasavvur etmekte beis görmez. Şiddet kullanımı grup içerisindeki bireyler tarafından meşrulaştırılır. İktidar kişiselleşir. İktidarın kişiselleşmesi demokratik yönetimlerde görülen bir yozlaşma türüdür.

“İnsanlığın iki tür ahlakı vardır. Biri sözünü edip uygulamadığımız diğeri uygulayıp sözünü etmediğimiz.”2

Gerçekler normal zamanlarda sadece kabalık olarak, savaş halinde ise suç olarak algılanır. Rasyonel bir ulusun savaşa hiç girmemenin yollarını bulabileceği öne sürüldüğünde alınan yanıt ise genellikle hakaretten ibarettir. Bu toplumsal ruh halinin hazırlanması için milliyetçiliğin ön plana çıkarılması gerekmektedir. Milliyetçilik de kuşku götürür konularda ateşli inanç sahibi olmanın uç örneğidir.

Şiddet kullanımı yoluyla siyasi problemlerin çözümü “kalıcı ve adil barış” değeri açısından kabul edilemez bir durumdur. İmmanuel Kant tarihsel ve toplum bilimsel çerçevede, devletlerin ne gibi ahlaki özellikler göstermesi gerektiği üzerinde durduğu “Edebi Barış Üzerine Felsefi Denemeler” adlı kitabında bu konuya genişçe yer vermiştir. Kant bu kitabında savaş durumunun sürdürülemez olduğunu ve insanın doğası gereği barışa yatkın olduğunu söyler. Bunun için gerekli olan şartları belirtir.

“İçinde gizlenmiş-saklı-yeni bir savaş nedeni bulunduran hiçbir antlaşma bir barış antlaşması olamaz…

Savaş içinde bile, düşmanın düşünce biçimine biraz güvenin kalması gerekir; böyle olmasa, bir barış antlaşması yapmak da olanaksızlaşacak ve çarpışma bir imha savaşı biçiminde soysuzlaşacaktır. “

unnamedEğer insan salt olarak duygularıyla hareket ediyor olsaydı tarihteki ilk savaşı hala devam ediyor olurdu. Aklı onu bu felaketten kurtarmakta. Aksi bir iddiaya cevap olarak Bertrand Russell’a ait şu pasajı buraya bırakıyorum.

Kendini İngiltere Kralı sanan bir deli ile tartışmanın tehlikeli olduğunu herkes bilir; fakat tek başına olduğu için onun hakkından gelinebilir. Bütün bir ulus bir kuruntuya kapıldığı zaman, savlarına karşı gelindiğinde kapıldıkları öfke tek bir delininkiyle aynıdır; fakat o ulusun aklını başına getirecek tek şey savaştır.

  • 1 Cenap Şahabettin
  • 2 Ch. 8: Eastern and Western Ideals of Happiness.

Melgoş Ömer Acar

Bir Cevap Yazın