Gürcü-Abhaz Çatışmasının Kökeni ve Evrimi-2 & Stephen D.Shenfield

3) Bağımsız Gürcistan dönemi (1917-1921)

Menşeviklerin yönetimindeki bağımsız Gürcistan devleti, Rusya’nın 1917 yılında parçalandığı, Moskova’daki merkezi hükümetin bölge siyasetinden geçici olarak kaybolduğu bir dönemde ortaya çıktı. Kademeli olarak, Rus-Abhaz çatışmasının Gürcü-Abhaz çatışmasına dönüşmesi böylece tamamlanıyordu.

Abhazya Mayıs 1917’de sonradan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti olarak teşekkül edecek olan Dağlı Halkarı Birliği’ne katıldı (Lakoba 1998, s. 89-90). Bu şekilde, Abhazların siyasi temsilcilerinin çoğunluğu bu durumu Rusya ve Gürcistan’ın her ikisinden de kurtulmak ve halklarının etno-kültürel kökenlerine dönüş için açıkça bir fırsat olarak gördüler. Nisan ve Mayıs 1918’de Abhazya’da(en azından Sohum’da) kısa ömürlü bir Sovyet rejimi vardı
8 Haziran 1918’de Tiflis’te Gürcü hükümetiyle görüşmeler yapmak için bulunan Abhaz Halk Komitesi’nden(AHK) bir delegasyon Gürcistan ile birlik anlaşmasına imza attılar. Abhaz tarihçileri bu anlaşmanın geçersiz olduğunu çünkü delegasyonunu anlaşmayı imzalamaya yetkilerinin bulunmadığını iddia etmektedir. Göstermelik olarak, Gürcü hükümeti Abhazya’nın sahil kıyısında Türklerin, Beyaz Rusların veya Bolşeviklerin Abhazya’ya olası müdahalesini engellemek amacıyla askeri birlikler konuşlandırdı. Çoğu Abhaz bu birlikleri işgal gücü olarak kabul etmesine ve bu birliklerin sivil halka karşı çeşitli tacizlerde bulunmasına rağmen, Abhaz politik ve kültürel faaliyetleri bastırılmamıştı. Aslında, Abhaz kültürel hayatında önemli gelişmeler ortaya çıkmıştı: Samson Çanba bir Abhaz tiyatrosu kurmuş ve Abhazca ilk gazete olan Apsny Dirmit Gulya’nın editörlüğünde Abhazya’da yayınlanmıştı(Pachulina 1976, s. 31-32).

Gürcü hükümeti prensip olarak defalarca Abhazya için bir tür özerkliğe müsaade edilebileceğini ifade etti ve 1921 Gürcistan Anayasası, gelecekteki mevzuata uygun olarak sözü edilen özerklik için hüküm koyan bir madde içeriyordu. Bu kanun hiçbir zaman kabul edilmedi çünkü AHK ile anlaşmaya varılmadan önce Kızıl Ordu Abhazya ve Gürcistan’ı işgal ederek Sovyet dönemini başlattı.

4) Erken Sovyet dönemi (1921-1936)

1918-1921 arası dönem Gürcü milliyetçileri için olumlu çağrışımlara sahipken Abhaz tarafı için bu dönem tam tersi idi. Sovyet döneminin başlarında bu durum tamamen tersidir. Abhazya, 9. Kızıl Ordu’nun Mart 1921’de Sohum’a girişini müteakiben tam bir birlik Cumhuriyeti olarak Gürcistan’dan ayrı ve Gürcistan ile eşit statüde bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak ilan edildi. Gürcüler için Sovyet rejiminin dayatması değerli bağımsızlıklarının kaybı manasına gelirken, Abhazlar için bu durum bağımsızlık olmasa da(nihai güç Moskova’da idi) en azından 1810’dan itibaren tadını çıkarabilecekleri en geniş otonomi seviyesini temsil ediyordu. Üstelik, Abhazya ile güçlü yerel bağlara sahip Bolşevik harekete kıyasla Menşevik Gürcistan ülkede daha şiddetli bir baskı uygulamıştı. 10.000’e yakın insan 1924 yılındaki Gürcü milliyetçi ayaklanma girişimi sonrasında infaz edilmişti.

Yine de, Abhazya’nın Sovyetler Birliği içerisindeki hukuki statüsü küçüklüğüne nazaran kademeli olarak daha fazla indirilmişti. Aralık 1921’de, Abhazya’yı idare eden Abhaz Bolşevikleri Moskova’nın çağrısıyla Gürcistan ile “özel birlik anlaşması” imzalamışlardı. Anlaşma hükümlerine göre, Abhazya artık Gürcistan’dan ayrı olmayacak, ama otonomiyle birlikte bu duruma karşılık gelen Birlik Cumhuriyeti olma hali korunacaktı. 1925’te Abhazya kendi anayasasını kabul edebilecekti.

1920’ler Abhazlar için daha fazla kültürel ilerleme getirdi. Abhaz Akademik Topluluğu Abhazya’nın geleneklerini ve tarihini araştırmak maksadıyla 1922’de kuruldu. 1924’te bu topluluk Sohum’da Karadeniz kıyısı ve Batı Kafkasya bölgesel çalışmaları için birinci kongreyi Abhazya’dan 70 ve bölgenin diğer bölümlerinden 105 delegenin katılımıyla organize etti. Nihai oturum, Abhazlar için kutsal kabul edilen Lıhnı köyündeki tarihi Ihlamur ağacının altında Abhazya’nın tamamından katılan 3000 kişinin katılımı ile düzenlendi. Antik dini sembolizm böylece modern ulusal bilinci pekiştirmek için kullanılmıştı.
Bir diğer kayda değer gelişme ise, 1925 yılında ilk başkanı Abhaz eğitimci ve Abhazya Eğitim Halk Komiseri A. M. Çoçua olan Abhaz Dili ve Edebiyat Akademisi’nin Sohum’da kurulmasıdır. Bu akademinin kurulmasındaki anahtar rol genel olarak Kafkas dillerine özelde ise Abhaz diline güçlü ilgisi bulunan önemli Sovyet filoloğu Nikolai Marr tarafından oynanmıştı (Pachulina 1976, s. 32-3). 1930’da akademi Gürcü Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bilimler Akademisi Abhaz Dil, Edebiyat ve Tarih Enstitüsü’ne dönüştürülmüştü. 1980’lerde o dönemde Vladislav Ardzınba’nın başkanı olduğu bu enstitü Abhaz milliyetçi hareketine kuluçka olarak hizmet edecekti.

1931’de Abhazya’nın statüsü Gürcistan içerisinde bir Özerk Cumhuriyet’e indirildi. Pek çok Abhaz köyünde Birlik Cumhuriyeti statüsünün kaldırılmasına ve zorunlu kolektivizasyona karşı kitlesel protestolar vardı. Gürcü OGPU’nun başı olan Lavrenti Beria’nın gizli polisi protestoları bastırmak için seferber etmesine rağmen, tavizler vaat edildi ve protestolar kan dökülmeksizin son erdi. Nestor Lakoba’nın başında bulunduğu Abhaz liderliği bir beş yıl daha mühim de facto özerkliği  muhafaza etti. Abhazya’nın özel şartlarına atıfta bulunarak, kolektivizasyonu durdurmayı, Abhazya’yı kitlesel baskıdan korumayı ve hatta Abhaz prenslerine ile soylularına maddi yardımlarda bulunmayı başardılar (Lakoba 1998, s. 94-5). Abhazya’da bulunan huzur ortamı Sovyetler Birliği’nin geri kalanının o yıllarda yaşadığı ayaklanmalarla kayda değer bir karşıtlık ihtiva ediyordu.
5) Stalin-Beria terörü dönemi(Aralık 1936-1953)
Bu huzurlu dönem Aralık 1936’nın sonunda dönemin Güney Kafkasya Komünist Parti Sekreteri olan Beria’nın  Lakoba’yı Tiflis’e çağırmasıyla beklenmedik şekilde sona erdi. Beria, Lakoba’yı Batı Gürcistan’daki köylüleri Abhazya’ya yerleştirme planından haberdar etti. Ertesi gün Lakoba gizemli bir şekilde öldü, ailesine gönderilen cesedin durumu onun belki de bizzat Beria tarafından zehirlendiği hissini veriyordu (Lak’oba 1998, s. 95).
.

Böylece Abhaz özerkliğinin fiilen ortadan kaldırılması yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu: Abhaz politik ve entelektüel elitinin mahvedildiği, Abhazya’nın ve Abhazların zorla Gürcüleştirildiği bir terör egemenliğine. Gürcüleştirme iki temel şekilde yapıldı. Birincisi, etno-demografik dengeyi Abhazların aleyhine olacak şekilde değiştiren ve Abhaz yerleşim yerleri arasındaki bitişik alanların parçalanmasına sebep olacak şekilde daha fazla Gürcü Abhazya’ya yerleştirildi. İkincisi, Abhaz dilinin kamusal kullanımı giderek kısıtlandı: Abhazca yer isimleri Gürcüce’yle değiştirildi, 1926 yılından beri kullanılan Latin alfabesinden Gürcü alfabesinin bir versiyonuna geçildi, Abhazca radyo yayını sona erdirildi ve savaştan sonra Abhazca okullarda eğitim dili olarak Gürcüce ile değiştirildi. Son kısıtlamalar o dönemde büyüyen Abhaz neslinin zihninde, eğer anadillerini konuşurlarsa dayak yemeleri ve daha önceden hiçbir bilgileri olmayan bir dille baş etmek zorunda kalmaları gibi acı verici hatıralar bıraktı.

Komünist Parti arşivlerinde yapılan araştırmalar Abhazya’da Gürcü bürokratlarca uygulanan Gürcüleştirme politikasının Moskova’daki merkezi idarenin direktifleri doğrultusunda uygulandığını göstermekte (Lezhava 1997, s. 116-61). Abhazya’daki Gürcüleştirme tüm Birlik Cumhuriyetlerinde uygulanan etnik azınlıkların asimile edilmesi politikasının sadece yerel bir uygulamasıydı. Ancak, Gürcü bürokratların kendilerinden beklenenden daha ileri gitmiş olduğu doğru olabilir. Nitekim verilen talimatlarla Abhazca gibi yerel azınlık dilleri ile artık eğitim yapılması engellenmişti ama bu gibi dillerin özel konularda eğitiminin yapılması yasaklanmamıştı. Bu yasal boşluk kullanılmadı, Abhaz dilinde eğitimle birlikte Abhazca öğretimi de yasaklandı. Yine de asıl sorumluluk Tiflis’te değil Moskova’daydı. Abhazlar ise meseleyi bu şekilde yorumlama eğiliminde değildi. Onlar “Gürcüleri” suçlama eğilimindelerdi. Bunun için pek çok neden önerilebilir; Stalin ve Beria’nın Gürcü kökenli olmaları, Ruslaştırılmaya değil Gürcüleştirilmeye maruz bırakılmaları, geçmiş döneme ilişkin olumlu tecrübeler onları Sovyet sistemini suçlamamaya yönlendiriyordu.

Gürcülere karşı geç 1940’lar ve erken 1950’lerden kaynaklanan öfke 1980’lerin sonu ve 1990’ların başındaki Abhaz-Gürcü çatışmasının altında yatan önemli faktörlerden birisidir.

6) Stalin sonrası dönem (1953—1985)

Stalin sonrası dönemde yüzeysel bir bakışla etnik gruplar arasında uyumun korunduğu görülse de, esasında her seviyede -Parti-Devlet bürokrasisinden, kültür ve eğitim kurumlarına ve gündelik hayatta dahi- Abhaz-Gürcü ilişkilerinde sürekli şekilde devam eden, açıktan yahut gizliden bir gerginlik bulunuyordu. Halka açık toplantılarda konuşmacının hangi dilde konuşmayı seçmesine bağlı olarak seyircilerin sık sık tezahürat veya ıslıklarla tepki vermesi atmosferin belirtilerindendi. Gerginlik kabaca her 10 yılda bir gerçekleşen Abhaz protestoları ile kendisine açık ifadesini buldu. 1957’de, 1965’te, 1967’de, 1978’de ve etnik gruplar arası şiddetin ilk kez ortaya çıktığı 1989’da.

Çeşitli aralıklılarla meydana gelen halk protestolarında ortaya çıkan memnuniyetsizliğin dışında, resmi bürokratik kanallardan da sayısız itiraz denemeleri yapıldı. Abhaz aydınlarınca Gürcü liderliğine karşı kaleme alınan şikâyetler partinin tepesine ve Moskova’daki devlet görevlilerine kadar ulaştırılıyordu. Görevliler, bazısının yaptığı gibi, eğer Abhazların şikâyetleri ile ilgilenirlerse iddiaların doğruluğunu kontrol etmek amacıyla Abhazya’ya gözlemci gönderebilirler ve bunun sonucunda da Tiflis’teki parti liderlerine Abhazların durumlarının iyileştirilmesi için baskıda bulunabilirlerdi. Eğer görevliler bu sorunlarla ilgilenmezlerse, standart Sovyet bürokratik pratiğini uygular, şikayet dilekçesini şikayet edilen idareye, yani Gürcü liderlerin kendilerine gönderirlerdi. Bu durumda dilekçeyi kaleme alanlar iftira atmakla suçlanıyordu.

Stalin sonrasında, Abhazların durumu Stalin’in son dönemlerindeki kadar kötü olmadı, ancak Sovyet döneminin başlarındaki kadar da iyi olmadı. Abhazlar acı zulümleri tekrar yaşamadılar ama 1931’e kadarki de jure ve 1936’ya kadar da de facto  özerkliğe sahip olamadılar. Bununla birlikte, bu geniş aralıkta, zaman içerisinde kayda değer değişiklikler gerçekleşti.  Özellikle 1978 yılı büyük dönüm noktası oldu. Tiflis’teki Gürcü liderliği 1953’ten 1978’e kadar Abhazya üzerinde sıkı denetimi sürdürmüş ve Abhazların çıkarlarına karşı simgesel tavizlerde bulunmuştu. Abhaz dilinde eğitim ve medya hususu küçük boyutlardaydı. Stalin dönemindeki Gürcüleştirme sırasında değiştirilen Abhazca yer isimlerinin özgün haline geri getirilmesi sorunu bile çözümlenmemişti. 1978’den sonra, Abhazlar, durumun tersine hem Gürcistan’ın politik ve kültürel elitinin büyük kısmının hem de Abhazya’daki hoşnutsuz Gürcülerin ciddi  direnişlerine rağmen tekrar gerçek özerkliği elde etmeye başladılar. Bu dönemde Abhazlar, Abhazca televizyon yayını, Sohum Pedogoji Enstitüsü’nde oluşturulan kendilerine ait Abhaz Devlet Üniversitesi gibi imtiyazlar elde ettiler. Bu dönem ayrıca idarede ve hükümetteki mevkilerin, Abhazların toplam nüfusa göre oranlarının çok ötesinde bir oranda istikrarlı bir şekilde etnik Abhazlarca doldurulmasının yerel Gürcüler arasında “etnokratik rejim” korkusunun yükselttiği bir dönemdir.

1978’deki bu değişimi sağlayan şey Abhaz entelejansiyasının bir kısmının önderlik ettiği, Abhaz hakları için yapılan Stalin sonrası üçüncü protesto dalgasıydı. İlk iki protesto dalgasının (1957 ve 1965-1967’teki) etkisi minimal düzeydeydi. Ancak Gürcistan parti başkanı Eduard Şevardnadze 1978’deki protesto gösterilerine karşı Abhazya’da doğru milliyetler politikasının uygulanması gerektiğini açıkça beyan etti. Şevardnadze, protestoculara Abhazya’nın Gürcistan’dan Rusya Federasyonu’na transfer edilmesi haricindeki taleplerinin yerine getirileceği sözünü verdi. Şevardnadze verdiği sözlerin tamamını tuttu. Ancak daha sonra Abhazya’daki etnik Gürcülerin “Abhazlaştırma”ya karşı gerçekleştirdiği protestolar onun geri adım atmasına neden oldu. 1978 yılında Tiflis’te Gürcü milliyetçilerinin Moskova’nın Gürcü dilinin anayasal statüsünün düşürülmesine dönük kararını protesto ettiği ayrıca not edilmelidir. Şevardnadze, bu protesto karşısında da uzlaştırıcı bir tavır takınmış ve merkezi hükümeti taviz vermeye ikna etmiştir.

Abhaz memnuniyetsizliği yalnızca mağduriyetlerle değil aynı zamanda etnik tarih alanındaki akademik anlaşmazlıkla da ortaya çıkmıştır. Gürcü tarihçilerin Abhazların ya Megreller veya Svanlar gibi Gürcülerin bir çeşidi olduğuna dair iddiaları ya da tam tersine Abhazların Büyük Kafkas Sıradağlarının kuzeyinden yeni gelen, Gürcü topraklarında misafir olduklarını ima eden makaleleri Gürcü basınında yer alması Abhazları sinirlendiriyordu (Bazı Gürcü tarihçileri aynı bakışı Osetler için de ele almaktadır. Osetlerin farkı ise Osetlerin gerçekten de Kuzey yamaçlarından Gürcistan’a göç etmiş olmalarıdır). 1979 ‘da, Şevardnadze’nin girişimi ile, Gürcü ve Abhaz tarihçileri arasında ortak araştırmaları ve ortak tarihsel anlatı geliştirmeyi teşvik etmek amacıyla Borjomi’de bir dizi toplantı organize edildi. Bu toplantılar neticesinde Gürcü-Abhaz ilişkilerine dair pek çok çalışma yayımlansa da, katılımcılar belirtilen amaca ulaşamadılar. Süreç Şevardnadze’nin kişisel desteğine bağımlı kaldı ve Gorbaçev’in onu dışişleri bakanı olması için 1985’te Moskova’ya çağırması ile toplantılara son verildi. Lezheva, Sovyet sonrası dönemde Gürcistan’da kalmasına izin verilseydi Şevardnadze’nin Abhaz-Gürcü çatışmasının tırmanmasını engelleyebileceğine inanıyor (Lezhava 1997, s. 217).

1978 sonrası Abhazya’daki etnik güçteki değişim Gürcülerin tepkisine neden oldu. 338 kişiden fazla olmayan “Gürcü nüfusunun temsilcileri”,  yeni “anti-Gürcü politikanın” Abhazya’daki bütün nomenklatura mevkilerinin üçte ikisini -çoğunluğu rüşvet yiyen- Abhazların işgal etmesine neden olduğunu iddia eden bir dilekçeyi 1980 yılında Şevardnadze ve Brejnev’e gönderdi. Bazı yerlerde etnik Gürcülerce yapılan protesto gösterileri yeni göreve gelen Abhaz yerel görevlilerinin Gürcülerle değiştirilmesine neden oldu. Aynı zamanda etnik motivasyonla fiziksel saldırı vakaları da görülüyordu, ancak bu tip davalar kamuya açık bir şekilde politik olmayan vakalar olarak görülmekteydi(Lezhava 1997, s. 220-25).

 

Bir Cevap Yazın